Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli

 Arap şair Nizar Kabbani’nin öldüğünü London Times’da okudum. Şam doğumlu Kabbani’yi sağlığında tanımazdım. Times’a göre Kabbani çağdaş Arap şairlerinin en önemlilerinden birisiymiş. Zaten bu, habere üç sütun 25 santimlik bir yer ayrılmış olmasından da belli…

Kabbani’nin şiirlerinin ana temasını kadınlar oluşturuyormuş. Arap kadınlarının özgürlük ve eşitlik mücadelesinde hep yanlarında olmuş. Times, kitaplarının “milyonlarca Arap kadınının gizli hazineleri arasında olduğundan” söz ediyor.

Kabbani’yi hiç tanımadığım halde hakkında bir şeyler söyleme ihtiyacını hissetmemin nedeni, Paris’teyken benzer şeyleri düşünmüş olmamdan kaynaklanıyor.

Haluk Şahin ile birlikte oturduğumuz bir kafede konuşurken Paris’i ‘aşırı süslü bir kadına’ benzetmiştik. Haluk Hoca “Şehirlerin kraliçesi” dedi Paris için. Ben de kendini herkese beğendirmek ve başkalarından farklı olduğunu vurgulamak için sahip olduğu tüm mücevherleri takıp takıştıran, parfümler sürünüp, dekolte kıyafetler giyen bir kadına benzetiyorum.

Sonra İstanbul geldi aklımıza. İstanbul da bir kadına benziyordu. Dışardan bakınca gerçek kimliği için bir fikir vermeyen, tanıyabilmek için ruhunun taa derinlerine nüfuz edilmesi gereken bir kadın… Gün görmüş, bir zamanlar güzel, ama şimdi düşmüş, yıpranmış, hayatın koşullan altında ezilmiş bir kadın… Güzelliği sadece gözlerindeki buruk pırıltıda kalmış bir kadın…

Kabbani’yi kendime yakın hissetmiş olmamın nedeni benzeri bir tanımı bir şiirinde Beyrut için yapmış olması.

Ben bir edebiyat çevirmeni değilim. İngilizcem de çok kötü, hele hele iş şiir çevirmeye gelince..

Times, Kabbani’nin şu şiirini yayımlamıştı. Herkesten ve özellikle Kabbani’nin aziz ruhundan özür dileyerek çevirmeye çalışacağım.

Seni istiyorum kadınsın çünkü
Medeniyet kadındır
Şiirler kadındır
Buğdayın sapı
Küçük bir parfüm şişesi
Paris de bir kadındır
Ve Beyrut – yaralarına rağmen
– kalıntılarıyla kadın

Sonra tanıdığım kentleri bir kadın olarak hayal ettim.

Çocukluğumun Antalya’sı bir genç kızdı.. Kısa etek ve dar bluz giymiş, bir bahar dalındaki goncalar gibi patlamaya hazır bir kadın…

Ankara istemediği bir adamla evlenmeye zorlanmış, kabuğunu kırmaya çalışan, mutlu olduğu zamanlarda bile tebessümünde hüzün taşıyan bir kadın..

New York kendinden emin, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü önemsemeyen bir kadındı.. Kendini olduğu gibi ortaya koyabilen, bir kuyrukta beklerken omuz – dirsek kullanarak öne geçmeye çalışan biraz kabadayı bir kadın..

Roma güngörmüş bir kadındı. Biraz etine dolgun, neşeli, konuşkan, sarı uzun dalgalı saçları olan bir kadın…

Frankfurt bir banka memuresiydi. Ciddi, disiplinli, her zaman tayyör giyen, kitaplara meraklı bir kadın..
Londra bir ev kadınıydı. Tertipli, bakımlı, güzel olmayan ama birlikte yaşlanılması kolay kadınlardan biri..

Rio hep eğlence isteyen bir kadındı. En zor durumlarda bile keyfini bozmayan, biraz dağınık, ‘dişiliğinin’ farkında olan bir kadın..

Buenos Aires görgüsüz bir zengin duldu. Sahip olduğu çok şey vardı, ama bunları nasıl sunabileceğini bilmiyordu.

Bişkek tipik doğu bloku kadınıydı. Fedakar, çocukları ve ailesi için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır, yoksulluğun elinde çile çeken bir kadın.

Moskova sarhoş, Tokyo başöğretmendi. Kuala Lumpur cinsiyetsizdi, kadın olduğunun bile farkında değildi.

Düşündüm, bunlardan hangisiyle bir ömür boyu mutlu olabilirim diye… Her şeye rağmen İstanbul ağır bastı.. Hele o eski şarkıdaki gibi olursa: Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli…