OKSİJEN, t24.com.tr

Futbola ilgi duymayanlar için Dünya Kupası rehberi

Haziran’ın 16’sından Temmuz ayının 19’una kadar evlerde en çok duyacağımız söz sanırım “yine mi maç var” sözü olacak. Dünya Kupası başlıyor, kemerlerinizi bağlamasanız da olur!

Bu yılki turnuvanın bizim için iyi tarafı maçların Türkiye saatiyle sabaha karşı oynanacak olması.

Böylece futbol severlerin sevgili eşleri güzel yaz akşamlarını eve tıkılıp geçirmek zorunda kalmayacaklar.

Sabahın seher vaktinde sevdiceğini yatakta yalnız bırakıp maç seyretmeye kalkanların akşam uykusu saat kaçta gelir bahsine girmemeyi tercih ediyorum.

Bu yılki turnuvada Türkiye Futbol Milli Takımı da var; bunu artık futbola ilgi duymayanlar bile öğrenmiş olmalılar.

Böyle uluslararası spor turnuvalarında sponsor şirketlerin hamasi duygular yaratacak reklamlar yapması adetten olduğu için herkes Dünya Kupası’nın farkında olmalı.

Bakmayın kâğıt üzerinde ve televizyonda maçları futbolcular oynayacak gibi görünüyor ama maçlar esasen biz sıradan insanlar arasında geçecek.

Maçlarda oyuncular oynasa da futbolseverler bilir ki maçı kazanan, totemi en kuvvetli olan taraftar grubunun takımıdır.

44 yaşına gelene kadar profesyonel futbolu bırakmayan Kamerunlu efsane forvet Roger Milla bir vakitler şöyle demişti: “Bana sorarsanız futbolda büyüye yer yoktur. Bunun kanıtı da Kamerun’dur. Büyü konusunda en güçlü ülke olmadığı halde futbolda Benin, Togo ve Nijerya gibi ülkelerden çok daha iyi.”

Roger Milla ne derse desin her taraftar bilir ki totemi / büyüsü kuvvetli olan maçı alır, gider.

Reklamcı arkadaşım rahmetli Ersin Salman ile “Denenmiş ve Garantili Taraftar Büyüleri” başlıklı bir kitap yazmayı tasarlamıştık ama sonra vaz geçtik.

Bu büyüleri öğrenecek rakip taraftarların, Fenerbahçe maçlarında onları kullanma olasılıklarını göze alamazdık!

Mesela bir “kondolizarays” (Condoleezza Rice’dan geliyor) büyüm var; bir tür “kara büyü” de denebilir! Onu zamanında yaptığımda kimse Fenerbahçe’ye penaltı golü atamaz.

Bu büyünün işlemesi için rakip oyuncunun penaltı atışında topa vurduğu anda “kondolizarays” diye bağırmak gerekir.

Ama topa vurulan tam o anda, iki milisaniye erken ya da geç söylerseniz büyü işe yaramaz.

Ben bu işte vaktiyle bayağı uzmanlaşmıştım.

Sevilla maçında penaltılar sırasında büyüyü ben yaptım, Volkan, Sevilla Fatihi oldu!

Vaktiyle bir de “duman” büyüm vardı.

Sigara ağzımda, çakmak elimde hazır bekler, hakemin başlama düdüğünü çaldığı anda sigarayı yakar dumanını rakip kaleye savururdum. O maçı asla kaybetmezdim.

Son sigarayı son şampiyon olduğumuz yıl içmiştim; sigarayı bıraktım, Fenerbahçe’nin durumu da ortada!

Fanatik Gazetesi’ni yayınladığım yıllarda bir de Abdullah Çevrim büyüm vardı.

“Manchester Fatihi” rahmetli Apo büyük futbolcu olduğu kadar iyi kalpli bir insandı.

O yıllarda Galatasaray’ın puan kaybetmesini beklediğim maçlara Abdullah Çevrim’i gönderirdik, eli hiç boş dönmemişti!

Bu durum yalnızca bizim gibi Doğulu toplumlar ve Afrikalılar için değil, Avrupalılar için de geçerli. Sahaya çıkarken eliyle çimlere bir öpücük gönderen, istavroz çıkaran, madalyon takan, sahaya mutlaka sağ adımıyla çıkan, kale direklerine tekme atan, maç öncesi ısınırken boş kaleye gol atan, sahaya hep takımın beşinci oyuncusu olarak çıkan, üzerinde tılsımlar, muskalar taşıyan futbolcular dünyanın her yerinde var ve bu hareketlerinin daha iyi oynamalarını sağlayacağına inanıyorlar.

Eduardo Galiano’nun yazdığına göre, Real Madrid sahasını genişlettiğinde altı yıl süresince şampiyon olamamıştı ve bu durum bir taraftarın sahanın ortasına bir diş sarmısak gömmesiyle sona ermişti!

Türkiye “uğurlu” diye uzun yıllar boyunca milli maçlarını İzmir Atatürk Stadı’nda oynamıştı, benim yaşımdakiler hatırlar.

Fatih Terim 13 yıl Galatasaray’da oynamış şampiyonluk yüzü görmemişti. Terim’in futbolu bıraktığı yıl Galatasaray şampiyon olmuştu. Şimdi buna tesadüf der misiniz?

Aynı Terim’in teknik direktörlüğünde Galatasaray’a ne kadar uğurlu geldiği de başka bir gerçek.

Koca koca insanların bütün bunlara inanmasında komik bir yön elbette var. Ama ne yapalım futbol bu. Siz bir totem sahibi olmazsanız, rakibinizin totemlerini nasıl alt edip, galip gelebilirsiniz?

Futbol maçlarını televizyondan izlerken arada bir kameranın Teknik Direktörleri göstermesi de âdettendir. “Bu adamı durduk yerde niye gösteriyorlar” demeyin!

Kenarda durup ona buna seslenen, elleriyle garip hareketler yapan bu adamlar, futbol camiası için çok önemlidir.

Önemleri kılık kıyafetlerinden değil, “acil durumda ilk kovulacak insan” olmalarından kaynaklanır.

Başarısız takımın başkanı kendini kovacak değil ya. Önce Teknik direktör gider. Öte yandan futbolculardan bir ki tanesini kadro dışı bırakıp kurban etsen de hepsine dokunamazsın. Ne de olsa sahaya çıkıp taraftarın öfkesini çekecek birileri gerekiyor!

Brezilyalı efsane forvet Garincha, soyunma odasında takıma rakiplerinin hangi taktikle oynayacağını ve buna karşı ne yapmaları gerektiğini anlatan teknik direktöre şöyle sormuştu: “Bütün bunları onlar da biliyor mu?”

Garincha, faveladan yetişen tüm Brezilyalı futbolcular gibi futbolun önceden planlanamayacağına inanıyordu.

Futbol bir yaşam biçimiydi. O anda insanın içinden nasıl geliyorsa öyle oynanmalıydı.

“Küçük kuş” lakaplı oyuncu öldüğünde cenazesinde ağlayan bir milyonun üzerinde kalabalık vardı. Büyük bir ihtimalle döktükleri gözyaşının, Garincha için olduğunu zannediyorlardı, ama aslında o gözyaşları Brezilya’nın yıllar içinde değişecek futbol felsefesi için olmalıydı.

Bakın bu turnuvada takımın başında bir İtalyan Teknik direktör olacak.

Oysa 1970’te Dünya Kupası’nı aldığı turnuvadan önce Teknik Direktör Saldanha, Pele, Gerson, Rivelino ve Tostao’yu aynı takıma koyduğu zaman çok eleştirilmişti. Yanıtı “hepsinin aynı tip futbolcular olması umurumda bile değil. Onlar birer dâhi ve futbol dâhilerle oynanır, kazmalarla değil” olmuştu.

Saldanha o zamanki Brezilya askeri diktatörü Medici ile anlaşamıyordu. Oyunculuğu sırasında komünist gençlik örgütlerinin üyesiydi. Medici’nin en sevdiği oyuncuları kadroya almamakta ısrar ediyordu.

Bu tür ayrıntılar size özel hizmetimiz, bunları televizyondaki futbol programlarında bulamazsınız.

Televizyonlarda yayımlanan spor programları dünyanın her yerinde birbirine benzer.

Eğer sunucuyu tanımıyorsanız ya da televizyonun bir köşesinde televizyon kanalının logosu yer almıyorsa hangi programı seyrettiğinizi anlamanız da bir hayli zordur.

Maç öncesi görüntüleri klasiktir. Stadyuma gelen taraftarlar, otobüsten inen takım oyuncuları, çıkış tüneline giden koridordaki futbolcu görüntüleri ve gazetecilerin oyunculara yönelttiği “daha önce hiç duyulmamış ve cevaplanmamış” sorular:

– Sence maçın sonucu ne olacak? Kazanacak mısınız? Heyecanlı mısın?

Cevaplarını asla tahmin edemeyeceğiniz, gün ışığı görmemiş bu sorular genellikle kamera yerine havalara bakan ve bir yandan da olduğu yerde zıplayan oyuncular tarafından yanıtlanır:

– Buraya puan ya da puanlar almaya geldik! Kazanmak istiyoruz.

Bu anlamlı konuşmalar her maç öncesinde tekrarlanır. Ortalama bir TV – futbol seyircisi her sezonda en az 240 kez (haftada sekizden 30 hafta süresince) bu röportajı dinler ama her seferinde sanki yeni bir şey işitiyormuşçasına heyecan duyar.

Maç sonrası röportajları da hiç değişmez.

Soru: Golü attığında neler hissettin?

Cevap: Top önüme geldi, vurdum, gol oldu.

Soru: Yenilgiyi bekliyor muydun?

Cevap: Hayır, kazanmak için çıkmıştık ama şansımız tutmadı.

Çoğu eski futbolcu ya da hakem olan yorumcuların konuşmaları ve karşılıklı tartışmaları da karbon kâğıdı ile çoğaltılmış gibidir.

Futbolculuğu sırasında “kazma” olarak tanıdığınız bir yorumcunun, sahadaki en teknik oyuncuyu bile beğenmediğini işitir, kulaklarınıza inanamazsınız.

Ya da hakemliği sırasında birçok maçı katleden eski hakemlerin “hakemsen o penaltıyı vereceksin arkadaş” yorumlarını dinler, içinizden yükselen televizyonunuzu kırma isteğinizi zor bastırırsınız.

Maçları canlı yayında anlatan sunucular da bir başka alemdir.

Zaten canlı canlı izlediğiniz maçı “top direğe çarpıp dışarı çıktı. İrfan Can aldığı topla sağ kanattan rakip kaleye doğru gidiyor, karşısında iki rakip oyuncu var” şeklinde anlatmaları benim gibi birçok futbol izleyicisini delirtebilir.

Bu sadece bize özgü bir durum değil, İngilizleri biraz kenara ayırın geri kalan her yerde maç böyle anlatılıyor.

Onun için televizyonlarınızı kırmaktan vazgeçin ve koltuğunuza uzanıp Dünya Kupası’nın keyfini çıkarmaya bakın.

—————————————