Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Akılları fikirleri rantta!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “çılgın projesi” Kanal İstanbul ile ilgili olarak dün Hürriyet’te yayınlanan haberin üst başlığı şöyleydi:
“Çılgın projenin ayrıntıları netleşmeye başladı.”
Bunu okuyunca merak ettim tabii.
Tahmin ettim ki bu proje ile ilgili olarak gerekli çevre etüdleri yapılmış, bilim adamlarının dikkat çektiği tehlikeler incelenmiştir.
Hatırlarsınız, Prof. Dr. Cemal Saydam, Marmara Denizi’ne böyle ciddi bir müdahalenin ciddi çevre sorunları yaratacağı ile ilgili bilimsel yayınlar yaptı.
Marmara Denizi’nin olağanüstü dengesinin bozulabileceğine, İstanbul’u bir kükürt kokusunun sarabileceğine, Karadeniz’in daha hızlı tuzlanacağına dikkat çekti.
Bugüne kadar bu tezin aksini iddia eden bir bilimsel yayın da yapılmış değil.
Belki dedim kendi kendime, İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasının ana kara ile ilişkisinin bir kanal ile kesilmesinin yaratacağı doğal su kaynakları sorunu ile ilgili çalışmalar da yapılmıştır.
Tabii ki bunların hiç biri değilmiş.
“Çılgın projede” ayrıntısı netleşmekte olan konular, Kanal İstanbul’un çevresine kurulacak yeni kentin nüfusunun 500 bin olacağı, imar planlarını İstanbul Büyükşehir belediyesi’nin yapacağı, kanal üzerine 6 köprünün yapılacağı, yeni kurulacak şehirde kat yüksekliğinin 6’yı geçemeyeceği ve şehrin mimarisinin Anadolu Selçuklu mimarisinden esinleneceği imiş!
Ciddi bir bilimsel çalışma yok.
Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen deniz bilimcilerini, çevre bilimcilerini bir araya getirip, kanalın gerçekten böyle sorunlara neden olup olmayacağını tartışan yok.
Böyle bir projenin yaratabileceği olası çevre felaketlerine karşı alınabilecek önlemler yok.
Boğazlar ile ilgili uluslararası bir anlaşma ortada dururken, gemilerin kanalı kullanmaya mecbur olup olmadıklarını tartışan hukukçular yok.
Ne var?
Rant hesabı var. “Havuz müteahhitlerine” yeni avanta kapıları açma hesapları var.
Evliya Çelebi’nin yanlışlıkla “seyahat ya resulallah” deyince, gezmekten başının dönmesi gibi bunlar da galiba “rant ya resulallah” demişler, akıllarına başka hiçbir şey gelmiyor!
Ak demekle “ak” olunmuyor
Bir milletvekili aday adayı, tanıtım toplantısında iktidar partisinden AKP diye söz edince, Yozgat İl Başkanı celallendi ve “önce aday olacağın partinin adını bil” diyerek toplantıyı terk etti.
Adalet ve Kalkınma Partisi, yöneticileri partinin kısaltılmış isminin AK Parti şeklinde yazılmasını ve söylenmesini istiyorlar.
Hatta o vakit Başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partinin isminin AKP olarak kısaltılmasını “edepsizlik” olarak niteleyen bir konuşma bile yapmıştı.
Bu yazıyı da o tarihte (6 Haziran 2009) yazmıştım, görülen lüzum üzerine tekrarlıyorum:
Türkçe yazım kılavuzlarında kısaltmaların hangi kurallara uyularak yapılacağı yazılı.
Kurum isimlerinin kısaltılmasında en yaygın uygulama, kurumun adının ilk harflerini aralarına noktalama işareti koymadan, büyük harf ile yazmaktır. TBMM, TRT, CHP yazarken yaptığımız gibi.
Özel isimlerin kısaltılmasında ise isimlerin ilk harfleri büyük olarak ve araya nokta konularak yazılır: Recep Tayyip Erdoğan’ı kısaltsaydık R.T.E. yazacaktık.
Bazı kurumlar isimlerini kısaltırken adlarındaki birkaç harfi de kullanabiliyorlar: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yazarken kullandığımız “Dz. K. K.” gibi.
Bu yöntemi tercih etseydik “A.K. Prt.” diye de yazabilirdik ki sondaki üç harf iyi bir çağrışım yaratmadığı için bunu denemiyoruz.
Yani bu “edepsizlik” sayılmaz, yazım kurallarından haberdar olmak ile ilgili bir durumdur.
Adalet ve Kalkınma Partisi, adının kısaltılmışının AK Parti olmasını istiyor.
Niyeti belli: Başkaları “kara”, biz “akız” gibi bir çağrışım yaratmak.
Olabilir. Ben “ak” yazmadım diye kara olmazlar. Kendilerinin “ak” olduğunu iddia ederken gerçekten “ak” olmayabilecekleri gibi bir durumdur bu da.
Yine “hakaret” davası
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, “şüpheli” olarak ifade vermesi için savcılığa davet edildi.
Dündar’ın “şüpheli” olmasının nedeni, Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiğinin iddia edilmesi.
Böylece, sokaklarda, kahvelerde, açık hava gösterilerinde Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği iddia edilerek tutuklanan, haklarında dava açılan kişilere bir de gazete yöneticisi eklenmiş bulunuyor.
Geçen gün de yazmıştım, tekrarlayayım, Cumhuriyet tarihinde bu kadar çok hakarete uğradığı iddia edilen bir ikinci Cumhurbaşkanı daha olmamıştı!
Bunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine yönelik eleştirileri “hakaret” olarak algılamasının büyük rolü var.
O “hakaret ettiler” deyince, savcılar da belli ki bundan etkileniyor ve ağzını açan herkese suçlu muamelesi yapılıyor.
Böylece topluma bir korku da yayılmak isteniyor!
Cumhurbaşkanı’nı eleştirmeyeceksin, aklından bile bunu geçirmeyeceksin, ağzını açarsan doğru kodese!
Ama kabul edelim ki Erdoğan da hiç alıştığımız gibi bir Cumhurbaşkanı değil.
Zaten kendisi de söylemişti, alışılan Cumhurbaykanlarından farklı bir profil çizeceğini.
Ettiği tarafsızlık yeminine aykırı olarak neredeyse her gün iktidar partisi için oy istiyor, her gün bir yerde konuşuyor, her gün birilerinin ağzının payını vermekle görevli gibi!
Cumhurbaşkanı, kendi görev alanının dışına sıkça çıkıyor, bu nedenle eleştirildiği zaman da gelsin “hakaret ettin” davası.
Böyle giderse Bülent Arınç’ın “bizden nefret ediyorlar” dediği yüzde 50 sırayla hapse girecek, şimdiden bavullarınızı hazır edin!