Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Meczuplara hedef mi gösteriyor?

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, “İnovasyon Haftası” etkinliklerinin açılış töreninde, bir süredir ağzına sakız ettiği Muhteşem Yüzyıl dizisine verdi veriştirdi.

Önce “inovasyon” ne anlama geliyor, ona bir bakalım derim: İnovasyon, yeni fikirleri değer yaratan ürünlere dönüştürme işini tanımlamak için kullanılan bir kelime.

Yeni bir ürün yaratarak bunu ticarileştirmek ya da önemli ölçüde değiştirilerek yenilenmiş bir mal ya da hizmet üretmek anlamına geliyor.

Ve Başbakan, “inovasyon haftasında”, bu durumu teşvik etmek için neler yaptığını ya da yapacağını anlatmak yerine, bir televizyon dizisi ile uğraşıyor.

Neden acaba? İnovasyon konusunda bir fikri olmadığı için mi, yoksa milleti oyalamanın daha kolay bir yöntemini bulduğu için mi?

Bununla da kalmıyor.

O konuşmasında öyle bir söz söyledi ki, çok tehlikeli sonuçlara yol açması da memleketteki meczup sayısına bakacak olursak kuvvetle muhtemeldir.

Şöyle diyor: “Bizden olmayan birileri, son derece kasıtlı bir şekilde, bizim tarihimizi bize böyle anlatmaya çalışsa da biz kendi tarihimizi böyle göremeyiz ve görmeyeceğiz.”

Demek ki dizi bir tür beşinci kol faaliyeti ürünüymüş!

Paranoyanın bu kadarına da ne diyeyim, bilemiyorum.

Başbakan bir yandan “tarihimizin doğru anlatılması gerektiğini” söylüyor ama aynı konuşmasında verdiği bir “bilgi” de tamamen yanlış.

İstanbul’un fethinde Bizans’ın hanımları Fatih Sultan Mehmet’i, Akşemseddin’i karşılarken ‘başımızda kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi arzu ederiz’ dediler” diye anlatıyor. Bir kere o sözü söyleyenler “Bizanslı hanımlar” değil. Tarkan’da, Kara Murat’ta, Bizanslı kadınlar ile oynaşan çizgi roman kahramanlarının etkisinde mi kaldı acaba?

O sözü söyleyen kişi Doğu Roma İmparatorluğu’nun son grandükü Lukas Notaras’tır.

Notaras, fetihten sonraki süreçte gizli direniş örgütüne liderlik yaptığı gerekçesiyle de idam edilmiştir. Eşinin de esir düştükten sonra öldürüldüğü biliniyor.

Belli ki konuşmasını kim yazdıysa, biraz sallamış!

HSYK’nın tutumunu merak ediyorum

TARAF gazetesi yazar ve yöneticilerinin MİT tarafından “casusluk suçuna karıştıkları iddiasıyla” sahte isimlerle alınan dinleme izniyle dinlendiği ortaya çıkmıştı.

Yasemin Çongar’a ‘Elizabet’ ve ‘Arashi Quarzad’, Ahmet Altan’a ‘Caşit’ ve ‘Hossain Seyfullah’, Markar Eseyan’a ‘Vahan’ ve ‘Hossain Seyfullah’, Amberin Zaman’a ‘Demi’ ve ‘Quramaddin Fatımı’, Mehmet Altan’a da ‘Pastör’ isimleri uygun görülmüştü.

Mehmet Altan’ın bu nedenle açtığı davaya savunma gönderen MİT, telefonların sahte isimle dinlenmesi için şöyle bir savunma yapmıştı: “Dinlemeye konu telefon, o telefona gelmesi muhtemel istihbari önemi haiz aramalar çerçevesinde dinlenmiştir. Gerçek isimlerin zikredilmemesinin nedeni, saygın bir yazar ve akademisyen olan davacının isminin zarar görmemesini sağlamaktır!”

MİT savunmasında söz konusu gazetecilerin “korunmasının amaçlandığını” da belirtiyordu. Bununla ilgili yargılama sürüyor. Mahkemenin bu savunmayı ne kadar ciddiye alacağını karar açıklandığında öğreneceğiz.

Mahkemenin vereceği kararı merak etmenin yanı sıra ilgilendiğim bir konu daha var:

Acaba HSYK bununla ilgili bir soruşturma başlattı mı?

Telefon dinleme izni almak, anayasal bir hakkın kullanımının kısıtlanması demek. Böylesine önemli bir hakkı kısıtlama kararı veren mahkemenin de, bu kararı talep eden savcının da kararın oluşması aşamasında titizlikle davranması gerekirdi.

Ama belli ki savcı da, kararı veren yargıç da bu konuyla hiç ilgilenmemişler. Önlerine uzatılan dinleme talebini onaylayıp göndermişler.

Eğer savcılar ve yargıçlar, polisin ya da istihbarat örgütünün her talebini böyle değerlendireceklerse mahkemeye ne gerek var?

Polis, jandarma ya da MİT, uydurma isimlerle, kimin dinlendiği bile belli olmadan böylesine kolaylıkla izin alabiliyorsa, biz vatandaşların anayasal haklarını kim savunacak?

HSYK’nın ne yapacağını merak ediyorum derken, bunu kastediyorum.

Deniz Feneri davasında savcıları kolaylıkla görevden alıp yargılanma iznini de veren HSYK’nın böyle bir dinleme kararının altında imzası bulunanları soruşturması da gerekmiyor mu?

Bugün günlerden pazartesi

BİZİM memlekette kamu yöneticileri, yolunda gitmeyen işlerle ilgili bir soru ile karşılaştıklarında tam siper olurlar. Hemen yanıt vermezlerse, konunun bir süre sonra unutulacağına güvenirler.

Onların bu hayalini bozmak hoşuma gidiyor.

Bu haftaki sorularımıza eşlik etmesi için önereceğim parça Frank Sinatra’dan geliyor: “It was a very good year!” İnternette bulabilirsiniz.

Buyurun, sorularımız da burada:

1– KPSS sorularını çalıp Türkiye ölçeğinde belirlenmiş isimlere dağıtan çete neden hâlâ yakalanamadı? Bu örgütlü suç şebekesini koruyan nasıl bir güç var ki aradan yıl geçti hâlâ serbestçe gezebiliyorlar?

2– Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast planladığı iddia edilenler nerede? Onları koruyan bir güç mü var? Yoksa Arınç’a suikast yapılacağı iddiası bir palavra mıydı?

3– Suudi Arabistan Kralı’nın devlet büyüklerimizin eşlerine armağan ettiği mücevherler nerede? Neden zamanında beyan edilip ilgili kurumlara devredilmedi?